20 Kasım 2009 Cuma

DERBİ; NE OLUR? NE OLMAZ?

Ne olur, ne olmaz bir çok şey yazabilirdim ama son günlerdeki Türk sporunun durumu canımı sıkıyor!

O yüzden bir kere de DOSTLUK KAZANSIN...!!!

Skor mu? Beşiktaş :2 - Fenerbahçe :1

İyi haftasonları

19 Kasım 2009 Perşembe

YÖNETMEN BASKISI

Hayatımız baskı üzerine kurulu.

İnsanlar sürekli birbirlerine baskı yapıp kendi istedikleri sonuca ulaşmaya çalışıyorlar.

Her yerde, her çeşit baskı var; Gazete baskısı, mahalle baskısı, patates baskısı vs... Bütün bunlar yetmezmiş gibi şimdi bir de 'Yönetmen baskısıyla' tanıştık.

Dün akşam oynanan ve nefesleri kesen Fransa - İrlanda maçındaki ne oyunla ne de Henry'nin elinin kirlettiği tur vizesiyle ilgili de herhangi birşey söylemeyeceğim.

Hatta bundan nemalanmaya çalışan blog yazarlarına da hiç bulaşmayacağım. Tur turdur. Çünkü aynı şekilde Türkiye turu elde etseydi 'Tanrının eli' derlerdi!

Aslında dün akşam ortada, çok konuşulması gereken farklı bir durum vardı.

Hatırlarsınız Euro 2008'de stadlardaki dev ekranlardan maç yayını yapılırken, taraftarlar, futbolcular, teknik direktörler kendilerini ekranda görür görmez farklı pozlara bürünüyordu.

İşte dün akşam da Stade De France'da bunun farklı bir boyutu yaşandı.

Maçı yayınlayan ekibin yönetmeni mevzuya uyanmış. Herkesin gözünün staddaki o dev ekranlarda olduğunun gayet farkındaydı.

Özellikle İrlanda'nın öne geçmesiyle Fransa'nın zorlandığı, gol sıkıntısı çektiği dakikalarda ekranda sürekli yedek kulübesindeki Benzema'yı gösterdi. Hatta maçın sonlarına doğru Malouda'nın oyuna girdiği anda bile hala onu göstermeye devam etti.

Şöyle bir düşünün. Teknik direktör sizsiniz, takımınız mağlup, kendinize göre planlarınız var, stratejinizi uygulamaya çalışıyorsunuz ama orda işi yayıncılık yapmak olan birisi, ekranlarda oyuna girmesini istediği oyuncuyu sürekli hem size hem de staddakilere göstererek baskı yapıyor ve sizi bütün Dünya'ya şikayet ediyor.

Futbol dünyasında yakında patlak verebilecek önemli bir sorun değil mi bu?

Bu kadar yoğun bir baskıya, her ne kadar beğenmesem de, Domenech'in gösterdiği bu muhteşem direnişi ayakta alkışlamak gerekmez mi?

18 Kasım 2009 Çarşamba

SERGENEKON

Son zamanlarda aklımı meşgul eden önemli bir soru var : Mustafa Denizli neden Sergen Yalçın'ın yorumlarından rahatsız oluyor?

Futbolumuzun en yetenekli ve Beşiktaş için efsane olan oyuncularından Sergen Yalçın futbol hayatından sonra televizyon hayatında bir süredir.
Ntvspor'da gün geçtikçe kendini daha fazla izlettiren ve yorumcu dünyasında, Rıdvan Dilmen'in ratinglerine göz diken bir isim o...

Geçtiğimiz hafta Mustafa Denizli özellikle Sergen'in yaptığı yorumlara dikkat etmesini, kendisinin de yorumcu olmasına rağmen aynı kulüpte antrenör olduğunu ve ayağını denk alması gerektiğini söylemişti.

Hatta 'Çizmeyi aşarsa onu o çizmeye koyarım' sözü uzun süre konuşulur.

Sergen özellikle Beşiktaş'la ilgili yaptığı yorumlarda herkesten daha sert, daha çarpıcı ve daha gerçekçi. Aslında belki de esas sorun buradan kaynaklanıyor.

Bu tarzda doğru yorumlar yapan ve gelecekte o kulüpte birgün mutlaka teknik direktör olacağı gün gibi aşikar olan birine yapılmış büyük bir haksızlık değil mi bu?

Mustafa Denizli'nin kendisini yıkmaya çalışanlara karşı durmasını anlayabilirim. Ancak kulübün menfaatleri için gerçekleri sebepleriyle söylemekten çekinmeyen ve hatta faydalanabileceği kişilere karşı daha anlayışlı olmasını beklerim.

Mustafa Denizli'nin yorumlarına bakınca kendisi için büyük bir özenle hazırlanmış 'sözde' darbe planını çökertmeye çalışan bir savcı görüyorum.

Bu olsa olsa 'Ergenekon' değil 'SERGENEKON' olur.

17 Kasım 2009 Salı

GİSELE VURURSA GOL OLUR

Eskiler hep söylerdi iyi vurursan gol olur diye.

Benim için bu hep geçerli değildi. Top genelde önüme düşerdi, ben de kaleye yuvarlardım. İyi vurmamın o kadar da önemi yoktu.

Maçlarda da spikerlerin en sevmediğim lafıdır; iyi ortalarsa gol olur(!) lafı. Hatta hatta 'kim vursa gol olur, Hakan Şükür vurdu veeeee aut' anlatımları zihnimden çıkmıyor.

Gisele de Arsenal için vurmuş... Bence iyi vurmuş... Gol olsun olmasın, hep vursun...

CHELSEA HAZIR; BİZ DE!

2000'li yıllara yaptığı transferle damgasını vurmayı başardı Chelsea.
Hatta işi o kadar abarttılar ki, transfer yasağı bile yediler.

Sonunda yasakları kalktı ve sezon başında flaş transfer yapmayan Chelsea bombayı patlatmaya hazırlanıyor.

Devre arasında Aguero 42 milyon poundluk bir teklifle adaya uçuyor.

Çok param olursa naparım sorusunun cevabı; SAÇARIM...

16 Kasım 2009 Pazartesi

MES QUE UN CLUB

Büyük kulüplerle diğerlerini ayıran fark nedir? Bütçeleri mi?... Taraftarları mı?... Başarıları mı?...

Bunların hepsi olabilir, ortadaki en önemli gerçek ise bu kulüplerin büyüklüklerini devam ettirebilmek için sürekli çok çalışmaya devam etmeleri!

Futbol tarihinin değişilmez kulüplerinden Barcelona özellikle son yıllarda istikrarlı bir şekilde başarılara imza atmaya devam ediyor. Bu başarıları gelmesiyle de yetinmeyip yeni başarılar için sürekli bir çalışma içerisindeler.

Özellikle Real Madrid'li taraftarların önemli bir tezi vardır İspanya'da. Tek büyük ve gerçek bir kulüp vardır; o da Real Madrid. Barcelona mı? Sadece bir pazarlama harikasıdır onlar için!

Belki de sırf bu yüzden Camp Nou'de 'Mes que un club' yani 'bir kulüpten daha fazlası' yazar.

İşte o Barcelona bu yıl da önemli başarılara imza atabilmek için o muhteşem kadrosunu, 'bir kadrodan daha fazlası' haline getirebilmek için yoğun bir uğraş veriyor!

Devre arasında sene başında Real'den yedikleri transfer gollerinin telafisini sansasyonel transferlerle gölgede bırakmayı planlıyorlar.

Bunlardan en önemlisi eski bir Real'li Robinho.

Artık transfer neredeyse kesinleşti gibi. Robinho'nun Barca'yı ne kadar istediğini sağır sultan bile duydu. E tabi İspanyol basını da bu ilgiyi geri çevirmeyip formayı Robinho'nun üstüne geçiriverdi. Hem de 7 numarayla birlikte.

Peki Barca'nın bombaları bu kadar mı? Tabii ki hayır. Devre arasında Cesc Fabregas'da Camp Nou'da olucak. Transfer o kadar netki; Yaya Toure ve Bojan Arsenal'e giderken, Cesc ülkesinin yolunu tutacak.

Bütün bunların sonucunda 4-3-3 oynayan Barca'nın orta sahasının Xavi-Fabregas-İniesta, forvetlerinin de Robinho-İbrahimovic-Messi olacağını düşünmek insanı şimdiden heyecanlandırıyor.

Bu transfer gollerine Real'in de sessiz kalamayacağını düşünürsek; ortalık Ocak'da çok fena karışacak.

12 Kasım 2009 Perşembe

MARKETİNG DÜNYASINA ARMAĞANIMDIR!

Haftasonunda oynanan ve herkesin konuştuğu 5-5’lik Lyon - Marsilya maçından sonra dost çevresinde fazlasıyla konuşulan konulardan biri de, penaltı atışı sırasında örümcek kameranın yakaladığı görüntülerdi.

Aslında ilk başta sahanın tam üstünde yer alan bu örümcek kameralar özellikle geçen sene Milan ve İnter’in maçlarında futbolcu seviyesine kadar inmeye başladı.

İşte bu yüzden haftasonundaki maçta penaltı atışını izlerken kendimizi video oyunlarındaymış gibi hissettik.

Siyah-beyaz televizyonlarda maç izlediğim zamanları ve sonrasını da çok net hatırlarım. Tek kameralı çekimler olurdu, pozisyon tekrarını izlemek için o tek açının yavaşlatılmış halini ekranın köşesinde kocaman bir ‘R’ harfiyle izlerdik.

Sonra hayatımıza kale arkası kameraları girdi. Bunu takiben ters açı kameraları, ofsayt kameraları, kale çizgisi kameraları derken örümcek kameraya kadar ulaştık.

İşin farklı bir boyutuna bakmak gerekirse özellikle bütün seyircilerin rahatlıkla gördüğü bu örümcek kameralar iyi bir pazarlama mecrası ve güzel bir reklam alanı olabilir.

Şöyleki; bütün maç boyunca sürekli gezinen ve aşağı yukarı hareket halinde olan bu kameranın üzerine ışıklı reklam platformu ya da lazerli bir markalama gerçekleştirilemez mi?

Neden olmasın?

Önümüzdeki Dünya Kupası’nı düşünürsek özellikle her organizasyonda bir yeniliğe imza atmayı adet haline getirmiş Fifa ve Uefa için bu belki de bulunmaz bir fırsat!

video